Üst Menu
Search
Generic filters

Ana Menu

Mitomanistik Hıristofobi

image002

Konumuza başlık olarak seçtiğimiz bu kelimeler bendeniz tarafından gereğine binaen uydurulmuş olup, temeli yalan söyleme marazına dayalı Hıristiyan korkusu demektir.

Bilineceği üzere mitomani, sürekli yalan söyleme marazının Avrupaî adıdır. Bu maraz, yani kurtulmanın adeta mümkün olmadığı söz konusu olan bu psikolojik hastalık, Batılı dostlarımızın ilk günden bu güne hiç değişmeyen ve sinsice kullandıkları bir özelliği olarak karşımızda hep durmuş ve bu gidişle daha da durmaya devam edeceğe benzemektedir.

Yer kürede yaşayan tüm âmâ ve ahrazların dahi tanık olduğu üzere bu aziz dostlar (!), hep insan hakları ve demokrasiden dem vururlar. Ancak tüm bu haklar sadece kendileri için söz konusu olunca vardır. Kendilerinin dışında kalan ve bilhassa İslam âlemi için söz konusu olunca mesele derhal mitomanik bir hal alır. Ve bu yöntemle esas emellerini rahatlıkla perdeleyerek istedikleri gibi yutturmalarda bulunabilmekteler. Şirazlı filozof Sadi; İslam âlemini, halen dahi mevcut olan okuma ve öğrenme tembelliğinden uyandırıcı şu sözünü hiç kimse anlamak istememiştir. Şöyle diyor merhum: “Düşmanın en büyük hilesi dostluğudur.”.  Bu söylem, kişiden topluma her kesi ilgilendirir önemdedir. Ama o günden bu güne kimselerin bu nasihati dikkate aldığı söylenemez.

Şimdi buraya nereden ve neden geldiğimizi naçizane olarak arz edeyim: Efendim, malum olduğu üzere bu aziz dostlar, İslam âleminin safsata ve hurafenin peşine düşmesini de fırsat bilerek daha önceleri İslam bilginlerinin açtığı ilim çığırını ihya etmek suretiyle başarabildikleri sanayi devriminden bu güne kadar hep bu yüzleriyle ortada arzı endam etmekteler. Örneğin az gelişmiş, belki de hiç gelişememiş ülkeler cümlesinden olarak bilhassa Afrika ülkelerini iliklerine kadar sömürenler bu zatı muhteremler değil midir? Ne hazindir ki, bunu da uygarlık transferi olarak oralar halkına yutturmuşlardır. Bilindiği üzere elan dahi bu yöntem kullanılmaktadır.

Bizatihi kendilerinin maddi ve manevi desteği ile İslam devletleri bünyesine musallat ettikleri tüm terör örgütlerinin hamileri kendileri iken mitomanik olarak bu örgütleri ve bunlara sergilettikleri her bir melaneti güya telin etmekteler. Kısacası ve tabir yerinde ise “gündüzleri külahlı geceleri silahlı” gezmekteler. Hemen hepimizin hafızalarında tap taze bir şekilde yer edip durduğu haliyle hatırlanacağı üzere, daha düne kadar görünür görünmez hava araçlarıyla, dağlarımızı mekan tutmuş PKK militanlarına her türlü teçhizat ve gıda maddesi attıkları, bu söylediklerimizin acaba bir göstergesi değil midir?!

Bu söylediklerimiz bir tarafa, ta deryalar ötesinden gelerek memleketimizi işgal etmek üzere, Çanakkale, Yemen, Irak, Suriye, Galiçya ve daha nice cephelerde muharebeler açarak yarım milyondan fazla insanımızın, daha hayatlarının baharında şehit düşerek hayata veda etmelerine sebep olanlar bunlar değil miydi? Hiroşima’yı ve hemen sonrasında da Nagazaki’yi atomlarıyla tembih edenler, I. ve II. Dünya Savaşlarında milyonlarca insanın kimini öldürüp kimini sakat bırakmak suretiyle hayatlarını harap edenler bunlar değil midir?

Güzelim Irak’a ordular çıkararak ora halkını güya o bedbaht insan Saddam Hüseyin’in şerrinden kurtarmak üzere gelip oraları darmadağın edip arkalarında nesebi belli olmayan birçok sabi sübyanı bırakarak, gidenler bunlar değil midir? Saddam Hüseyin’in tıraş olmasına müsaade etmeyerek saçı sakalı biri diğerine karıştıktan sonra düzmece bir kuyuda güya yakalamak suretiyle çıkarıp ondan sonra yargılatmak suretiyle itibarsızlaştıranlar bunlar değil midir? En kötüsü de o günkü Irak’tan daha berbat bir Irak’ı arkalarında bırakarak süklüm püklüm gidenler bunlar değil midir?

Vakti zamanında bağımsızlık vaadiyle Osmanlı Devletinden kopararak kendilerine ram ettikleri Libya, Suriye, Irak, Lübnan, Tunus, Mısır ve benzeri ülkelerde, şimdilerde kendi laflarını dinlemez olan yeni nesil yöneticileri, yine aynı yöntemle alaşağı edenler bunlar değil midir?

Uyruğu bulundukları devlet tarafından “Sadık Millet” diye tabir edilen Ermeni vatandaşlarımızı el birliği ile aynı şekilde kandırarak kendi devletine baş kaldırtıp, ellerine tutuşturdukları silahlarla kadın, çocuk, ihtiyar demeden kendi komşularını katlettikleri için, başka çare bulunamadığından ötürü devlet tarafından zorunlu göçe tabi tutulmalarını sağlayanlar bunlar değil midir?  Bu zorunlu göç (Tehcir) olayının, her yıl “soy kırım” günü olarak gündeme getirilmesine destek verenler yine bunlar değil midir?  Hatta bir siyasetçimizin:  “ Bu soy kırım değildir, Osmanlı Devleti böyle bir şey yapmamıştır. Bu vatandaşlarımız tahrik ve iğfale maruz bırakıldığı için o kötü sonuç zuhur etmiştir ” anlamında beyanda bulunduğu için mahkûmiyet verilerek AİHM’de bu zatı dava açmaya zorlayanlar yine bunlar değil midir? Kısacası bu dostlarımızın GBT’si çok kalabalık. Sabıkaları ise haddinden fazla olarak mevcuttur. Zamanında Afrika’da adeta hayvan gibi yakalayarak; kereste, kömür ve hayvan taşımaya mahsus şileplerde taşıyarak memleketlerine taşıdıkları kadınlı erkekli zencilere ne tür muamele yaptıkları, filmlere konu olmuş bir olgu olarak hepimizin malumudur. Daha sonra da çoğalarak adeta bir nüfus halini alan bu insanların kendileriyle birlikte aynı taşıtta bulunmalarına razı olmamışlardır. Hani bunlar insan hakları havarisiydi. Burayı artık biz geçiyoruz, dileriz onlar da “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” huylarından vazgeçerek anlarlar da, ezelden beri uzayda dönüp duran ve bayağı yaşlanmış olan bu yer küre, gerçek anlamda yaşanır hale gelir. Ama adamların hırs ve ihtirasına bakıldığında, bunun onlar için mümkün olmadığı, sıkça verilen sinyallerinden anlaşılmaktadır.

Yukarıya aldıklarımızın daha fazlasına sahip olan bu dostlarımızın daha başka marifetlerini burada anlatmak bu yazı türüne uygun düşmediği için buraya alamadığımız o söz konusu marifetleri orta yerde durup dururken, tabi ki yapay olarak ama hilebazlık, hilekârlık ve mitomanik marifetleriyle, ESASI VE ASLI BARIŞ VE ESENLİK DEMEK OLAN İSLAM hakkında ihdas ettikleri ve “islamofobi”  yani İslam Korkusu olarak adlandırıp dünyaya yaydıkları desiselerinin altında mutlaka bir gün kalacaklardır. Bu söylediğimiz asla bir kehanet olarak kabul edilmemelidir. Çünkü güneşin balçıkla sıvandığı asla görülmemiştir. İnanın bunların yaptığı ve yapmak istedikleri daha başka marifetleri, bu cümleden kabul edilebilir bir abesle iştigalden öte bir şey ifade etmemektedir. Yeter ki İslam’a gönül vermiş insanlarımız, daha yeni başlayan bu uyanışlarını geciktirmesinler. Zira atalarımızın dediği gibi: “Keser döner, sap döner; bir gün gelir hesap döner.” Dileriz, o gün epey yakın olsun.

Bu dostlarımızın bir yayın organı, o muazzez peygamberimizin, utanmadan ve sıkılmadan bir karikatürünü yayınlıyor. Tabi bu ilk değil. Bu melanetlerinin daha öncesi de var. Ne var ki bunlara o dünya güzeli insanı anlatamamışız. Düşünün ki İncil adlı kitaplarının isim anlamı MÜJDE demektir. Bu müjde de HZ. İsa’dan sonra gelecek olan peygamber’in haberidir. Adı da AHMET olarak zikrolunmaktadır.  Tahrif olan İncillerde bile buna rastlanılmaktadır. Bu konuda Mustafa İslamoğlu’nun, Düşün Yayıncılık tarafından yayınlanan Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir adlı eserinin 552. sayfasında şu kayıt mevcuttur: “ Müjde anlamına gelen İncil’in müjdelediği odur. Onun İncil’de Ahmed olarak müjdelendiğini Kur’an haber verir (161:6). Luka İncilindeki evdokia kelimesinin, İncil’in orijinal dili olan Aramca’daki karşılığı Ahmet olarak tespit edilmiştir”. ( a.g.e, İst. 12.baskı, Haziran 2011).   Ama adamlar bir türlü görmek istemiyorlar. Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği ve Kur’an olarak isimlendirilen İlahi Mesajda, Hz. Peygamber’in kendi annesi ile ilgili bir tek kelime yok iken, Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem ile ilgili tam 98 ayetlik bir sûre mevcuttur. Buna rağmen onlar bizim muazzez peygamberimizin karikatürlerini çizip yayınlamaktalar. Diğer taraftan ve bu edepsizliklere rağmen biz çocuklarımıza İsa ve Meryem adını vermekteyiz. Onlar ise, muazzez peygamberimizi alay konusu etmekteler. Hâlbuki Hz. Peygamberin son halkasını oluşturduğu önceki peygamberlerin isimlerini her ne hikmetse kullanmaktalar. Mesela Abraham (İbrahim),  Deyvid (Davut), Denyil (Daniyal), Edmın (Âdem) ve Eva (Havva annemiz) isimleri bunlardan birkaç tanesidir. Ama sıra Hz. Peygambere gelince adamların tüyleri adeta diken diken oluyor. Sebebi de, o muazzez elçinin getirdiği en son İlahi Mesajda, kendilerince uydurulan ve TESLİS denen akıl ve izandan yoksun yaklaşımın reddediliyor olmasıdır. Bilindiği üzere adeta Allah’a iftira niteliğinde olan Baba-Oğul-Kutsal Ruh (Teslis-Üçleme), İhlâs Suresinde çok veciz olarak reddedilmektedir. Bize göre adamların tüm derdi budur.  Hatta bu uydurma Hırıstiyanlığın kurucusu Pavlus, bu ne olduğu belli olmayan, ancak kendince pek kutsal kabul edilen bu ucube şeyi ihdas ederken taraftar bulamayınca, Yahudilerde dahi var olan erkek nüfusun sünnet olmasına gerek olmadığı fikrini yayarak kendisine taraftar temin etmiştir.

Tabir yerinde ise, tüm bunlar bu dostlarımızın kirli çamaşırlarıdır. Daha başka kirlileri ise sepetinde sergilenmeyi bekler önem ve niteliktedir. Yukarıda değinildiği üzere, adamlar her türlü desise ve hile erbabı oldukları için bu marifetlerini güya gizlemekteler. Bilen biliyor ya!

Bu dostlarımızın bu oyunlarını bozmak ancak ve mutlaka İslamî bir Rönesans’la mümkündür. Hani onlar “Yeniden Uyanış” demek olan Rönesans’a, Haçlı Seferleri sırasında, İslam Bilginlerinin bilimsel eserlerini kendi memleketlerine taşıyarak dillerine uyarlamak suretiyle ulaşmamışlar mıydı? Acaba Tarih tekerrür mü  edecek ne dersiniz?!