Üst Menu
Search
Generic filters

Ana Menu

Feridun Hoca ile Ceza Muhakemesi Hukuku – 18

polis_dergi_haziran_2013_007 polis_dergi_haziran_2013_008 polis_dergi_haziran_2013_009 polis_dergi_haziran_2013_0102. İfade almada hakların bildirilmemesi.

    İfade alma veya yakamalama sırasında şüpheli veya sanıklara haklarının bildirilmemesi, elde edilen beyanın hüküm verirken kullanılmasını engeller (CMK 217/2).

    a) Hakların bildirilmemesi. Anayasa (Any. 38) hiç kimsenin kendisi aleyhinde delil vermek mecburiyetinde olmadığını açıklamıştır. Bu nedenle, yakalama sebebinin ve susma hakkının bildirilmemesi Anayasaya aykırılık oluşturan bir hukuka aykırılıktır. Mukayeseli hukukta buna Miranda kuralı adı verilir. Nemo teneturkuralı olarak da bilinen bu hakka göre, kişinin kendisini suçlamama hakkı vardır.

    Miranda kuralı diye bilinen haklarını öğrenme hakkı, Amerika Birleşik Devletlerinde 1965 yılında verilmiş olan bir Yüksek Mahkeme kararına dayanmaktadır. Olayda Miranda adlı şahıs polis tarafından yakalanmış ve ifadesi alınmıştı. Ancak ifade almadan önce müdafaa hakları sanığa bildirilmemişti.

    Suçunu ikrar eden kişinin veya suç ile ilgili konularda Polise bilgi veren, açıklamalar yapan kişilerin bu ikrar veya açıklamaları serbest iradeye dayanmalıdır. Serbest iradeye dayanmanın yanı sıra, ikrar veya ifade öncesinde ilgiliye Miranda hakları öğretilmiş olmalı, yani müdafi ile görüşmeden önce hiçbir şey söylemeyebileceği ve söyleyeceği her şeyin kendisi aleyhine delil olarak kullanılabileceği ikazı yapılmış olmalıdır. Bu ikaz yapılmamış ise, verilen ifade delil olarak kullanılamaz.

    Amerikan hukukunda, soruşturma evresinde başka bir hakim tarafından deliller denetlenir (supression motion) ve hukuka aykırı olarak elde edildikleri belirlenirse, bunlar muhakemede kullanılmaz. Haklar söylenmeden ifade alınan durumlarda, kolluk memuruna karşı “İnsan Hakkı İhlali Davası” (civil rights liability)açılabilir. Memur bu davada, “aldığı eğitim sırasında kendisine öğretilen ifade alma yöntemlerini uyguladığını”, bir savunma olarak ileri süremez. Türk Hukukunun bu konuda hüküm içermemesi bir eksikliktir.

    Bizce, haklar bildirilmeden alınan ifade, iddianamede kullanılamamalıdır (Any. 38). Hakların bildirilmemesi, savunma hakkının özünü ortadan kaldırdığı için, esaslı bir hukuka aykırılıktır. İfade alırken hakları bildirmeyen kolluk memuru müdafaa tarafından duruşmaya çağırılabilir ve nasıl ifade aldığı konusunda sorulara muhatap olabilir.

    b) Özgür irade ile verilen beyan delil olur. İfadesi alınan şüpheli ve  ‘sanığın susma hakkı vardır. Susma hakkını bilen ve özgür iradesi ile konuşan kişinin verdiği bilgiler kullanılabilir. Serbest iradesini zorlayan metodlarla ifadesinin alınması  hukuka aykırıdır. Hazırlıkta sulh hâkimi tarafından veya duruşmada mahkeme Başkanı tarafından yapılan sorguda da, sanığa hakları öğretilmelidir. Bunun yapılmaması Kanuna (CMK 90/4) aykırılıktır (CMK 206/2). Özellikle duruşmadaki sorgu sırasında (CMK 191/3-c) sanığın haklarını bilip bilmemesi büyük önem taşır. Hile, tehdit, fena muamele ve işkence yapılarak elde edilen delillerin hukuk nazarında değeri yoktur (CMK 148).

    İfade alınırken cebir ve şiddet kullanılmışsa, menfaat vaad edilmişse (CMK 148), elde edilen delil hiçbir zaman kullanılamaz. Kanunda yer alan, ‘bedensel cebir ve şiddette bulunma’ ibaresi, ‘iradeyi bozan bedensel veya ruhsal müdahaleler’e örnek olarak verilmiştir. Bu nedenle, tehdit edilen bir kişinin ifadesi de özgür iradeye dayanıyor sayılamaz.

    Bazı hallerde kollukta teşhis yapan veya kendisine saldıran kişi aleyhine bilgi veren kişilerin, duruşma sırasında korkutularak veya tatmin edilerek ilk beyanlarından döndükleri görülmüştür. Bu nedenle, soruşturma evresindeki beyan ile duruşmada söylenen söz arasında fark varsa, soruşturma ifade tutanağı duruşmada okunabilir. Ancak, şüphelinin ifadeleri arasında fark varsa, Kanun, “müdafiin hazır bulunduğu” ifade tutanağının duruşmada çelişkiyi gidermek için okunmasını kabul etmektedir (CMK 213). Bu nedenle, kollukta şüpheli ifadesi alınırken, müdafiin de hazır bulunmasına dikkat edilmesi yerinde olur.

    Mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 135 ve 136 ncı maddelerine göre de ifadesi alınacak olan kişinin müdafiin yardımından yararlanması kendi isteğine bağlı idi. Mülga Kanunumuz Batı yasalarının aksine, iki istisna dışında  “mecburi müdafilik” sistemini kabul etmemiştir. Yeni CMK ise, “mecburi”müdafilik ve “zorunlu”müdafilik (CMK 150) sistemini benimsemiştir. Mecburî müdafilik sisteminde, işlediği suç belli ağırlık derecesine ulaşmış olan sanıklar bakımından, sanık istese de istemese de ona bir müdafi tâyin edilir. Böyle bir müdafi Devletin savcısı karşısında sanığın eşit silâhlara sahip olması bakımından önemlidir. Bu nedenle sanığın, Polise ifade vermek mecburiyeti yoktur (CMK  m. 147).

    Sanığın iki ayrı ikrarı bulunsa ve bunlardan biri baskı altında, diğeri özgür irade altında alınmış olursa, serbest iradeye dayanan ikinci ikrarı da hüküm verilirken kullanılamaz. Polis sanığa yapamayacağı hususlarda vaatte bulunmamalıdır: mesela, ‘suçunu ikrar ederse, onu mafya’ya karşı korumayı’ vaad ederek ikrar elde edilmişse, bu ikrar özgür iradeye dayanan bir ifade olarak kabul edilemez.

    Kolluk memurunun sanığa susma hakkını usulüne göre öğretmiş olmasına rağmen, sanık o andaki ruhi durumu nedeni ile, bunun anlamını kavrayabilecek durumda değilse, polise verdiği ifade duruşmada delil olarak kullanılamaz. Ancak sanığın duruşmada müdafii varsa ve kullanılmasına sanık razı olursa veya Alman Kanununda (257 StPO) öngörülen süre zarfında karşı gelmemiş ise, ifade delil olarak kullanılabilir.

    Burada önemli olan, sanığın sahip bulunduğu hakları gerçekten anlamış olmasıdır. İster duruşmasında olsun, isterse polise verilen ifade sırasında olsun, sanık haklarını anlamış olmalıdır. Ancak, bunları ilgililerin ikazı üzerine anladıktan sonra her aşamada boş bir kalıp şeklinde tekrarlamak zorunlu değildir.

    İfade verenin susma hakkı ve lehindeki hususları ileri sürmek için konuşma hakkı vardır (CMK 147).

    Sahip bulunduğu bu haklar sanığa öğretilmelidir. En doğrusu, bu  hakların bir form şeklinde düzenlenerek, yazılı olarak sanığa verilmesi ve anlayıp anlamadığı sorularak, imzası ile tasdik ettirilmesi veya anladığı haklarını el yazısı ile yazması, kullanıp kullanmayacağını açıklamasının istenmesidir.

     3. İkrarın hukuka aykırılığı.

    a) İkrar. Kanunumuzda yer alan, “bedensel cebir ve şiddette bulunma” ibaresi (CMK 148/1), “iradeyi bozan bedeni veya ruhi müdahaleler” e örnek olarak verilmiştir. Bu nedenle, tehdit edilen bir kişinin ifadesi de özgür iradeye dayanıyor sayılamaz.

    “İnsanın insan olma onuru” korunmalıdır. Ceza muhakemesinin gayesi, “insan haklarını koruyarak” maddî gerçeğin ortaya çıkartılmasıdır. İfade alma ve sorgu, gerçeği ortaya çıkarmak için kullanılan bir araçtır. Bu araç kullanılırken dikkatli olunması gerekir. Ceza muhakemesi toplum çıkarları ile kişi çıkarlarının karşılıklı geldikleri ve çatışma içinde bulundukları bir alandır. Bu bakımdan, yapılan işlemlerde, bu noktanın hiçbir zaman gözden uzak tutulmaması zorunludur. Bunun sonucu olarak, gerçeği ortaya koymak ve suçluyu cezalandırmak için, özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirlere izin verilmiştir. Ama bunlar bakımından her zaman göz önünde tutulması zorunlu bir değer vardır: Bu da “insan onuru” değeri ve kavramıdır.

    Ceza hukuku alanında cezalar saptanırken veya ceza muhakemesi alanında özgürlük kısıtlamaları ve tedbirler düzenlenirken, insanlık onuru ile bunları bağdaştırmak zorunluluğu, dikkate alınmalıdır.  Anayasamız, “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz” diyerek, bu değeri benimsemiştir (Any. 17/3). İfade alma ve sorgu işlemleri “insan onurunu korumak ve işkenceyi önlemek için” yasalarla düzenlenmiştir.

    Devlet kendi koyduğu kurallar ile bağlıdır ve “her ne pahasına olursa olsun, gerçek ortaya çıksın”, denilemez. İfadesi alınan kişinin iradesini sakatlayan veya onun Anayasa teminatı altındaki haklarını ihlâl eden metodlar olan; hile, tehdit, fena muamele ve işkence” kullanılamaz. Bunu temin etmek amacıyla Kanunumuza 1992 yılında 135a madde eklenmiştir. Bu yasak, CMK 148 ile devam etmektedir.

    Ceza Muhakemeleri Kanununun 148/1 maddesinde düzenlenen yasak yöntemlerin en aşırısı olan işkence, “fizikî veya manevî ağır acı veya ızdırap veren bir fiil” anlamına gelip (BM İşkenceyi Önleme Sözleşmesinin birinci maddesine göre; “işkence yapılarak alındığı tespit olunan herhangi bir ifade, kullanılması dışında, herhangi bir kovuşturmada delil olarak kabul edilmez” (BM İşkenceyi Önleme Sözleşmesi m. 15).  Yeni Türk Ceza Kanununa göre de, işkence müstakil bir suçtur (TCK 84).

    Fena muamele; o kimseyi başkalarının önünde utandırıcı bir duruma sokar veya o kişiyi bilinçli olarak veya iradesiyle yapmak istemediği bir harekete zorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yeni «işkence» kavramının içeriğini tartışmıştır.

    b) Özgür iradeye dayanmayan ikrar delil olarak değerlendirilemez. Özgür iradeye dayanmayan beyan (coerced confession) başka delillerle desteklense dahi, hüküm verilirken kullanılamaz. Yasak sorgu yönteminden kaynaklanan bir ikrar, bu usul hatası (harmless error) olarak kabul edilemez. Zira özgür iradeye dayanmayan bir ifade vermeğe zorlanmak, sanığın «adil yargılanma hakkını» ihlâl eder.

    Sanığın iki ayrı ikrarı bulunsa ve bunlardan sadece biri özgür iradeye dayanmasa, gene aynı kural uygulanır ve serbest iradeye dayanan ikinci ikrarı da hüküm verilirken kullanılamaz.

    Polis sanığa, «suçunu ikrar ederse, onu mafya’ya karşı korumayı” vaad etmiştir. Bu ikrar, özgür iradeye dayanan bir ifade olarak kabul edilemez. İkrarın gizlice kaydedilmesi de böyledir.

    Bazı anayasal haklar «adil yargılanma hakkı» açısından özel bir önem taşırlar. Sadece bu tip Anayasal haklar bakımından her türlü hukuka aykırılık, delili hükme esas alınamaz hale getirir. Bu tür deliller dosyadan çıkartılmalıdır (bizde kanunla kabul edilmiştir).

    Bu görüş çerçevesinde, Miranda hakları ihlâl edilerek alınan bir ifade «harmless eror» kuralı içinde değerlendirilir. Bu görüşler, Yüksek Mahkemenin 1991 yılında verdiği karar ile değişmiştir. Değişikliğin başlangıç noktası, Yüksek Mahkemenin 1967 yılında Chapman v. California davasında verdiği karardır. Buna göre, Anayasal kuralları ihlâl eden her hukuka aykırılık otomatik bir şekilde mahkûmiyet kararının geçersiz sayılmasına yol açamaz.

    c) Erken ikrarın sanık lehine olduğu durumlar. Sanık suçunu, kolluk görevlileri haber almadan önce ikrar ederse, CK’da çok kullanılan etkin pişmanlık hükümleri devreye girmekte ve hakkında cezasızlık sebebi oluşmakta veya indirim yapılmaktadır.

    Uzlaşmayı kabul etmek de, bir tür ikrar sayılabilir; ancak bu „ikrar“ başka bir muhakemede delil olmaz (CMK 250); uzlaşmayı kabul etmek, şüphelinin lehinedir, kovuşturma yolu kapanabilir.