23 Temmuz
1908’e gelindiğinde ismi birlik ve ilerleme manasına gelen İttihat ve Terakki
Cemiyetinin istediği oluyor ve Türk Tarihinde ilk defa parlamenter sisteme
geçen ve 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi nedeniyle varlığına son verilen Meşrutiyet,
Sultan II. Abdülhamid tarafından yeniden ilan ediliyordu.
Meşrutiyetin
ilan edilmesinden sonra kurulan yeni düzen ile eski düzen arasında kıyasıya bir
mücadele başlıyor ve bu mücadeleler arasında karşılıklı işlenen siyasi
cinayetler, basına getirilen sansür ve kimi yayınların halkı tahrikleri, II.
Ordu subaylarının talim sebebiyle askerlere ibadet izni tanımaması, ordu
içindeki tasfiyeler, subayların askerlere yönelik olarak askerlikte diyanetin
olmayacağını beyanları gerilimi tırmandırıyordu. Bununla birlikte İttihat ve
Terakkicilerin halk arasında mason olduğu iddiaları, yaranın tuzu biberi
oluyordu.
Meşrutiyet
ilan edildikten sonra hükümette yer almayıp nazır yardımcılıkları ile yetinen
ve yeri geldiğinde de hükümete müdahale etmekten geri kalmayan ittihatçılar,
alayların ordudan tasfiyesini istemeye başladılar. Bu tasfiye isteği, muhalif
kanatta hoş karşılanmadı ve muhalif gazeteciler memnuniyetsizliklerini ve
ittihatçıların tasfiyelerini köşelerinde eleştirdiler. Basında tansiyonun
yükselmesi subaylar ve erler arasında da tansiyonun artmasında neden oldu. Volkan
Gazetesi’nden Derviş Vahdeti, ittihatçı subayların tutumlarının askerler ile
halk arasında isyanın çıkmasını kaşıdığını yazıyordu. Hukuk-i Beşer
Gazetesi’nde Prens Sabahaddin, Padişah II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini
savunuyordu.
Böyle bir
ortamda İstanbul’a balkanlardan getirilen Avcı Taburları’nın Sadrazam Kamil
Paşa’nın talimatıyla, Yanya’ya, Yunan çeteleri ile mücadele için gönderilmek
istenmesi üzerine kızılca kıyamet çıkıverdi. 13 Nisan (1909) sabahı 4. Tabur
Kışlası’nda isyan çıkıyordu. İsyancı erler, başlarında bulunan subayların bir
kısmını hapsettiler. Ayasofya’daki Meclis-i Mebusan önünde toplanmaya
başladılar. Aralarında Derviş Vahdeti gibi muhaliflerde vardı. Bazı gazetelerin
büroları tahrip edildi. Nazım Paşa, Ahmet Rıza sanılarak öldürüldü. Lazkiye
Mebusu Emir Arslan, Hüseyin Cahit sanılarak öldürüldü. Padişah asilerin
isteklerini birer birer yerine getirdi. Bu arada İttihatçılar Selanik’e
kaçtılar ya da İstanbul’da saklanarak gizlendiler.
İstanbul’daki
durumdan haberdar olan Rumeli 3. Ordu Mensubu öncülüğünde balkanlı diğer
askerlerden oluşan yeni bir ordu, yani Hareket Ordusu kuruldu ve başına da,
Bağdatlı Mahmut Şevket Paşa getirildi. Kısa sürede ordu, ileride Türkiye
Cumhuriyeti’ni kuracak olan kurmay subaylarla İstanbul’a doğru yola
koyuldu. Düstursuz İstanbul’a girildi ve
isyan bastırılarak asayiş sağlandı. Ancak, Meşrutiyet’in ayaklarının yere
sağlam basması gerekiyordu. Meşrutiyet ağacı, sert rüzgârlara karşı dayanıklı
olmalıydı. Yoksa ittihatçıların emekleri boşa gidebilirdi. Meşrutiyet’i koruyup
kollayacak, her daim yeni rejimin yanında olacak polisler yetiştirilmeliydi.
İsyan
sonrasında neşter çekilen kurumlardan biri de Osmanlı Polis Teşkilatı oldu. 14
Mayıs 1909 tarihinde, İstanbul’da kurulan özel bir komisyon kararı gereğince[1]
eski düzenden kalma olan rütbeli rütbesiz yaklaşık 900 kadar polis meslekten
ihraç edildi.[2]
Serkomiser Hasan Hami Efendi sadece bunlardan bir tanesiydi.[3]
Az bir sayı değildi, yaklaşık 900 kadar polis… Aslına bakarsanız komisyon
kurulmadan ve kimi polisler ihraç edilmeden evvel, Harekât Ordusu Kumandanı
Mahmut Şevket Paşa, kendisi ile İstanbul’a, isyanı bastırmak için gelenlerden
bazılarını polis yapmaya karar vermişti bile... Örneğin, Mahmut Şevket Paşa
tarafından, Edirne Valiliğine çekilen 6 Mayıs 1909 tarihli telgrafta, orada
bulunan Osman Nuri Efendi gibi Harekât Ordusu’nda yer alan bazı efendilerin
İstanbul’a gönderilmesini istemişti. Nihayetinde de Osman Nuri Efendi, 16 Mayıs
1906 tarihinde, 300 kuruş maaşla polis neferi olarak Üsküdar Polis Müdüriyetine
tayin edildi.[4]
26 Mayıs 1909 tarihli Ustrumcalı Hasan Efendi’nin polis mesleğine kabulü ile
ilgili bir yazıdan da anlaşıldığı üzere, Harekât Ordusu’nda görev almış
kimselerin polislik mesleğine kabulü gelişi güzel yapılmamıştır. Öncelikle
müracaatta bulunanlar için bir sınav tertip edilmiş ve sınavda başarılı
olanların isimleri Harekât Ordusu aracılığı ile Zabtiye Dairesine
bildirilmiştir. Zabtiye Dairesince de bu kimseler, vasıflarına uygun kadrolara
atanmışlardır. Örneğin, yukarıda bahsi geçen Ustrumcalı Hasan Efendi,
Dersaadet’te Altıncı Bölük On Dördüncü Numaraya kayıt edilerek polisliğe kabul
edilmiştir.[5]
|
Dersaadet Polis
Okulu’nun Kuruluş Gerekçesine Dair Belge |
31 Mart
Olayından hemen sonra polis teşkilatında yapılan bir diğer önemli değişiklik
ise Dersaadet Polis Okulu’nun kurulmasıdır. Harekât Ordusu’nun Kurmay Jandarma
Yüzbaşılarından Ahmet Faik Bey, 22 Mayıs 1909 tarihinde Yıldız’da açılacak
Dersaadet Polis Okulu’nun müdürlüğüne getirilmiştir.[6] Polis okulunun kurulması denilince ilk akla gelen her ne kadar
kalifiyeli polis yetiştirmek olsa da asıl hakikat; Dersaadet’te işine son
verilen 900 kadar polisin yerini doldurmaktır. En azından polis okulunun
kuruluşu ile ilgili belgede, okulun açılmasının gerekçesi olarak bu durum ifade
edilmiştir. Aynen şöyle denilmektedir: “… Harekât Ordusu’nun
İstanbul’a muvâsalatı ve mülgâ Zabtiye Nezâretine mesbûk dokuz yüz kadar
polisin ihrâcı üzerine küşâdına lüzûm görülen İstanbul Polis Mektebi içün …”[7]
İstanbul Polis Okulunun kuruluşu ile ilgili olarak kurucu-müdürü
Ahmet Faik Bey, 1966 yılında Kadıköy’deki evinde İhsan Birinci ile yaptığı
röportajında şunları söylemiştir: “Zaptiye devrini terk edip, modern
bir şekilde Emniyet Genel Müdürlüğüne dönüşen polis teşkilatında lüzum
görülen polis okuluna jandarma subayı olduğumdan beni tayin etmişlerdi. Evvelâ
müsait bina bulunması gerekiyordu. Bende uzun araştırmalar sonucu Erenköy’de
bilahare kız lisesi olan şehremini Rıdvan Paşa’nın köşkünü uygun bulmuştum. Durumu
zamanın Dâhiliye Nazırına arz ettiğimde, aramızdaki konuşmada: ‘Sen o binanın
içini gezip gördün mü?’ Sorusuna, ‘Evet, efendim, tavanları altın yaldızlı
motiflerle süslenmiş, merdiven korkulukları da billur camdandır.’ Cevabıma,
hiçte hoşa gitmeyen karşılıkta bulundu: ‘Peki, öyle muhteşem bir köşk polise
layık mıdır?’ Şaşırmıştım… Avrupa tarzında kurulmuş olan Polis teşkilatına
intisap edeceklere böyle bir yerde açılacak okulla değer verileceği düşüncesini
izah ettiğimde, aynı haşin kararında ısrar ediyordu: ‘Olmaz böyle şey, git
derdini sadrazama anlat!’ Sadrazam Mahmut Şevket Paşa beni çok severdi. Söylenenleri ona
naklettiğimde bana aynen: ‘Ulan Ahmet, dedi. Seni akıllı biri zannederdim.
Polis mektebi demek, bulunduğu yerin ihtiyat zabıta kuvveti demektir. Sadarete
bir tecavüz vaki olsa, sen taa Erenköy’de kuracağın 400 kişilik mektep
talebelerinle yetişene kadar beni de öldürürler seni de… Bak sana münasip bir
tavsiye edebilirim. Sultan Hamid’i nasılsa Yıldız’dan çıkardık. Mabeyn Köşkü
ile Çit Kasrı hariç neresini istersen mektep yapabilirsin.’ İşte bu büyük
kumandanın işaretiyle polis okulunu, Yıldız’daki şehzadeler dairesinde açmak
üzere harekete geçtim. Bunun için de Alman şimendifer kumpanyasından altı bin,
Yahudi cemaati Hahambaşından beş bin lira yardım alıp, yapılan tadilatla
tedrisata başlattım.”[8] Böylece eğitime başlayan İstanbul
Polis Okulu kısa sürede Meşrutiyet Döneminin ilk polislerini mezun etmişlerdir.
Okuldan mezun polis memurları yakalarında diğer polislerden ayrı olarak 1912
yılından itibaren ay yıldızlı hilal taşımışlardır.[9]
Dersaadet Polis Okulunun ilk mezunları için düzenlenecek törenin
davetinde yer alan ifadeler, Zabtiye Dönemi Polis Teşkilatı ile Meşrutiyet
Dönemi Polis Teşkilatının kıyaslanması bakımından oldukça manidardır. Tanin
Gazetesi’nde yayımlanan davetiyede şunlar yazılmıştır: “Milletin geçmişinin
kara sayfalarını oluşturan kapalı devrin, geçmişte saygı duyulan mesleğin
isminin gerektirdiği şekilde anlaşılamamasından, daha doğrusu milleti her türlü
sıkıntı ve zorluk içinde ezmek için baskı aracı haline getirilmiş olan
polislik, işte Meşrutiyet sayesinde memleketimizdeki eserlerini göstermekte
olan gelişmelerden bir bolluk ve fayda olarak bize de hakk ve görevin neden
ibaret olduğunu öğretti. Hiç birimiz inkâr edemeyiz ki yüksek fikirlerin
kazandırıldığı okul, eğitim süremizde bir müessese olarak memleket ve millet
üzerinde bırakacağı tesir ancak zabıta memurlarımızın görevlerini yerine
getirirken kararlı ve güven sever olmalarını hakiki olarak ispat etmeleriyle
görünür olacaktır.”[10]
İstanbul Polis Okulu, Selanik Polis Okulundan sonra açılan ve en uzun
süre eğitim hayatını sürdüren nadide polis okullarımızdandır. Gerek
Meşrutiyetin ve gerekse Cumhuriyetin ekseriyetle polisleri bu okuldan mezun
olmuşlardır. Emeği geçen herkesin ruhu şad olsun…
[1] Eyüp Şahin, Türk Polisinden Seçkin Biyografiler, C. 4, EGM. Arşiv ve Dok. D. Bşk. Yayınları, Ankara 2012, s. 69-72.
[2] BOA.EUM.MH. 241-16, 3/Ş/1328 H.
[3] Şahin, Türk Polisinden Seçkin Biyografiler, s. 69-72.
[4] Şahin, Türk Polisinden Seçkin Biyografiler, s. 186.
[5] Eyüp Şahin (edt), Türk Polis Tarihinden Belgi ve Fotoğraflar, EGM.ADDB. Yayınları, Ankara 2012, s. 73.
[6] Ahmet Faik (Erner), Polis Rehberi, (Yay. Haz: Cemal Tepe), Ankara 2013. s. 8.
[7] BOA.EUM.MH. 241-16, 3/Ş/1328 H.
[8] Birinci, İsim Yapmış Polislerimiz Polis Müdür-i Umumisi Ahmet Bey (Erner) (İstanbul Polis Okulu’nun İlk Müdürü – 1909), s. 18.
[9] Polis Gazetesi, s. 134-136, 23 Kânûn-ı evvel 1327,
[10] Ahmet Faik (Erner), Polis Rehberi, s. 10-11. Eyüp Şahin, 1907’den 2000’e Polis Okulları, Ankara 2001, s. 28-30. Hikmet Bayur, Türkiye’de Genel Kolluk Teşkil ve Görevlerinin Gelişimi, s. 24.