Aile Suçluluğu
1-Yazmadıkları Defter, Yazıldıkları Defter
Okuldaki ders defterlerini ellerinden atarak yazmayı unutalı epey zaman geçen liseli öğrenciler, artık karakolların “ceraim defterleri” ne yazılmaktalar… Arkadaşlık duygusunu birkaç kişilik grubuna (örgütüne mi demeliydim?) tahsis ettikten sonra, “örgün” eğitim kurumu öğrencisi gibi değil de “örgüt” eğitimi veren bir kurumun militanı gibi Türk Ceza Kanununa savaş ilan ederek, parmakları arasına sokuşturduğu “kesici, delici” aletlerle parmaklıklar arkasını boylaması, ergenlik çağı alametleri sırasına girdi nerdeyse… En azından topluma yansıtılan kare ve sayfalar bu izlenimi vermekteler.
Liseli gençler, malum şiddet olayları sonrasında “suçlu” sıfatını alsalar da, bu yazı öğrencileri ele alırken, onlardan doğrudan “suçlu” olarak bahsetmeyecek… Medyayı, dizileri “azmettirici” olarak görsek de, bu yazı onları da doğrudan hedef almayacak… Çünkü biliyoruz ki, suç işlememek konusunda azmi olana, değil medya belki dünya toplansa bir maket bıçağı bile tutturamaz… Şiddet muhtevalı olayları bir çıkış noktası kabul ederek çocuk eğitimi konusunda aile, okul, medya, polislik konuları çerçevesinde yer alan görüşleri bulacaksınız.
2-Sorunun “Ana” Kaynağı
Çocuğu kimler doğuruyorsa suçluyu da onlar doğuruyorlardır… Çocuk nerede yetişiyorsa suçlu da orada yetişiyordur… Çocuğun “kimya” sı ailede şekillenir ve bu “kimyevi gelişim” in etaplarında okul ve medya olsa olsa bir katalizördür… Zemin etüdü yapılmış, blokajları sağlam, kolonları, sütunları dayanıklı, harcı en iyi malzemelerden karılmış bir bina, Richter ölçeğini sersemleştiren depremlere bile dayanabilir… Ve fakat suyun üzerinde yüzmeye mahkum ve de önemli ihlal ve ihmallerle malul bir yapı, “Titanic” de olsa, bir buz dağı ile tuzla buz olabilir.
Şiddet içerikli hareketlerin okul çapına düşmesi, birincil olarak ailevi “boşluklar” neticesi çocukta “dolduruşlar” meydana gelmesindendir. Ailenin olmayışı veya gerektiği gibi olmayışı…
(Yazıda kendimizce eksik kalmaması için belirtmek gerekli: Çocuk Suçluluğu’nun önemli kısmı, sokaklardan ve yetiştirme yurtlarından kaynaklanmaktadır. Yani ailenin, okulun ve bir anlamda medyanın tesirinden uzak mekanlar… Ve fakat bu da son tahlilde toplumun çekirdeği olan aileye gelip dayanmakta… Zira bu çocuklar buralara leylekler ile taşınmıyor. Ve bir anlık hevesin neticesinde çocuğa bir suç hayatı hediye eden gayr-i meşruluğun faillerini “anne” veya “baba” kategorisine sokamadığımızdan, mesele o anlamda muhatapsız kalıyor… Toplumun birbirine sıkıca bağlanmasında aileler, sağlam dikişlerdir. Ve bu dikiş yerleri kopmaya meylettiğindendir ki; sonuç, mikro planda ailede, makro planda toplum ve ülkede “sokak çocukları”, “esirgeme kurumları”, “huzurevleri” cinsinden somut bir hale gelmektedir. Göçler, geçim sıkıntısı gibi birçok neden de sayılabilir ve fakat “şuurlu aile” nin nitelik olarak etkisi, nicelikçe fazla bu sorunları bertaraf edebilir. Ve her insan tekine yine “denizyıldızı kurtarmak” nevi’nden bir sorumluluk düşer. Dünyayı atalardan “miras” değil, çocuklardan “borç” aldığımız anlayışı ile kamçılanırsak, borcumuzu ödemeye çalışan yiğitler olabiliriz… Ve yelpazemizin bir ucunda “sağlam bir aile hedefi” ile “balık tutmayı öğrenme ve öğretme”, diğer tarafında “çocukları kucaklayıcı organizasyonlara katılma” ile “balık tutma” yer alabilir…)
Kapasite sahibi her bünye dolmaya meyillidir. Bu noktadan hareketle, çocuk, okul yaşına gelene kadar ebeveyninden sorgusuz – sualsiz her bilgi girişini alabilmektedir. Sorgu ve sualleri ile onlara “bana bunları da öğretin, şu işin doğrusu nedir, bu işin yanlışı nedir” in cevaplarını verme yolunda yol gösterici olacaktır.
Esasında ebeveynini, özellikle annesini yanında bulan bir çocuk, doğduktan belli bir zamana kadar su bile istemeksizin “anne sütü” ile yaşayabildiği gibi, bebeklikten okul çağına kadar da sadece annenin yanı başında oluşu ile yaşayabilir. Evet, en hayati gıda olan “su” yu bile akla getirmeyen anne sütü gibi, günümüzde en hayati bir yer tutan televizyonu, bilgisayar oyunlarını da “anne varlığı” unutturabilir.
Anne evden çıkarsa, her vakit pusuda bekleyen bu kötü arkadaşlar, çocuğun hayatına üşüşmekte gecikmeyecek ve savunma mekanizması dayanıksız o naif bünyeyi zir ü zeber edecektir. “Su uyur, düşman uyumaz” darb-ı meseli, ailedeki sevginin ve paylaşımın kış uykusuna yattığı günümüzde gözünü bile kırpmayan düşman unsurların varlığını ne güzel resmetmektedir. Şiddet bir ekol haline gelmiş ve medya, çevre, internet de birer “okul” durumuna dönüşmüştür…. Genelde bakıcılar, alacağı paraya bakar çocuktan ziyade…
Annenin “sağ” olduğu bir iklimde bu tarz sorunlar hayat sahası bulabiliyorsa meselenin “ana” kaynağı ortaya çıkmış demektir. Bir çocuk düşünün ki; doğumundan itibaren melek-vari bir varlığın solukları altında, dokunuşları ile her daim beraber olsun, öğrendiklerini annesinden öğrensin, aldıklarını ondan alsın ve sonra günümüzün canavar ergenleri gibi bir hale dönüşsün… Elbette böylesine tuhaf bir metamorfoz ancak fantastik bilim-kurgu filmlerindeki mutasyon sahnelerinin konusudur. Anne, kuyumcudaki polis gibidir; belki içinde polis yok diye her kuyumcu soyulmaz ve fakat polis varsa hırsız giremez…
“Aile bir okuldur” sözünü kimseye vermez ve dillerimizden düşürmeyiz. Peki, o okulun müfredatı nedir ve öğretmenleri kimlerdir? Bir okul düşünün ki dersler boş geçiyor, öğretmen asıl işini bırakıp daha fazla kazanmak için değişik yerlerde koşuşturmakta… Hangi zaruret öğretmene mazeret olabilir? “Okulun ihtiyaçları” diyecekseniz hatırlatmak gerekir ki vaktiyle okul bulunmayan köylere öğretmen tayin edilmiş ve kısa sürede sevgi ve azimle o köyde okul inşa edildiği gibi nice öğrenciler yetişmiştir…
Mesele yine “ihtiyaç” noktasına takılıp kalmakta… Yokluklar içinden öğrenci dolu bir okul çıkaranlar yanı başımızda dururken, aile okulunda derslerin boş geçmesi kabul edilemez. Asli ihtiyaçlar baba tarafından karşılanırken, asli görevi olan anneliği bırakan bir kadın, doğum sancısına “yaşam sancısı” nı da eklemiştir…
Çocuğunu annesizliğe mahkûm eden kadınların bu davranışı biraz da hatalarını test edebilmelerinin çok uzun bir süre istemesi ve yanlış yaptıklarını anladıklarında geriye dönüş olmayan bir noktaya gelmelerindendir. Bir toprağa bir tahıl tohumu eker ve bilemediniz 1-2 senede o toprağın bu şekil tarıma elverişli olup olmadığını anlarsınız ve bu 1-2 seneyi telafi edebilirsiniz. Ama 45–50 yaşına geldikten sonra anne varlığından uzak düşmüş bir sınır-tanımaz genci nasıl telafi edeceksiniz? Hangi “ah” sizi teselli edecek?
Annesiz, başka ellere bırakıp hatırlamadığınız çocuğunuz, insani ekolojik denge neticesi “huzurevi” ne düştüğünüzde mi aklınıza gelecek?
Temel fıkrasına dönmeyecek mi iş?
Temel darağacında, idam edilecek ve son isteğini sorarlar; cevabı şudur?
-Bu, bana ders olsun!
3-Ekstern Baba Olunmaz
Annenin baba ile beraber bir çelişkisi de “Çocuk Suçluluğu” dersinin armağanı olan şu tespittir:
Ebeveynler, çocuğun en çok öğrenmeye ve belli konularda sınırlanmaya muhtaç olduğu dönemlerde müdahalede bulunmuyorlar ve fakat sınır ve kurallarla muharebeye tutuşulan ergenlik döneminde bir çocukları olduğunu hatırlıyor ve ne yazık ki iş işten geçtikten sonra bir disiplini yerleştirmeye çalıştırıyorlar. Meselenin ciddiyetini belki bizim Çocuk Şubedeki meslektaşlar ancak idrak ettirebiliyor. Çocuk, muhtaç iken ailesinin “firar”ına, genç iken ise “azar” ına şahit oluyor…
Bir başka konu daha var… Elbirliğiyle çocuğun her bir isteğini yerine getiren ebeveynler, ileride her bir dediklerini yerine getirecek çocuk yetiştirdiklerini zannediyorlar. Oysaki bu işte “doğru orantı” yoktur. Ebeveynini her arzusuna amade birer nefer olarak algılayan velet hangi sözü dinler? Çocukken totemleştirilmiş bir aciz, gençken mi laf dinleyecek?
Burada da “baba faktörü” devreye girer. Baba, çocuğun lehine olmak üzere uzun vadeli terbiye planlarını icraya koyacak kişidir. En üst seviyeden bir devlet memuru da olsa gerektiğinde çocuğun yasak alanlara girmemesi adına bir hudut memuru olmalıdır. Sevmek, sevdiğini sevilmeyenden alıkoymakla olur. Aile ilkokulunda baba “müdür”, anne “sınıf öğretmeni” dir. Müdür idarecilik ile beraber seçmeli derslere girebilir, öğrenci olan çocuk ise sınıf öğretmenini aştığı takdirde müdür odasında soluğu alacağını bilir.
Anneler, sevgi konusunda fıtraten babalardan daha donanımlı bir noktada dururlar. Baba, bazen cinsiyetinin haşmetine çocuk sevgisinin gerekleri olan yakın ilgiyi, şirin mübaşeretleri yakıştıramaz. “Ben içimden seviyorum” soğukluğuna sığınır. Oysaki sevgi gösterisine konan sansür aile ekranını karartır. Bu aldatmaca terk edilmelidir.
Çocuk, anne babasının mevcut olduğunu, onların vücutları ile anlar… Bu, şu demektir:
Yan odada çizgi film, oyun, oyuncak gibi “ebeveyn-dışı” unsurlar ile savsaklamak ancak uyuşukluğu geçtiğinde feryat-figana gark eden ameliyat narkozları gibidir. Oysa birebir, capcanlı bir anne veya baba, bilcümle çocuklar için son kullanma tarihi dolmayan bir beslenme manası taşır…
Anne-baba bahsinde bir cümleyi de lisanen mücavir alana kayıp İngilizce destekli kuralım:
Ebeveyn, çocuğun yetişmesinde kah “parent”, kah “partner” olmalıdır….
4- “Okul”, Önce Sonuçtur, Sonra Sebeptir
Lise yıllarını idrak eden ergen canavarlar, bu şiddeti, süregelen düzensiz hayatlarının bir devamı olarak bulurlar çoğu zaman. Okul, aileden sonraki basamakta yer aldığı için, “sağlam çocuğa” pek bir şey yapamaz…
Bu, okula “sütten çıkmış ak kaşık” payesi vermez. Sadece çocuk suçluluğunda “hafifleştirici bir sebep” tir. Öğretmen, olağanın üzerinde idealist değilse, okul çevresi çocuğu suça karşı bir davet bombardımanına tutuyorsa, liseli kızlar dişi birer azmettirici olarak arz-ı endam ediyorsa, medya bilmem kaç devirli çamaşır makineleri gibi çocuğun beynini suç hesabına yıkıyorsa, okula da ancak suçun işlendiği bir mekan olma mecburiyeti düşer. Şiddetin ekolleştiği, şiddetin okullaştığı yer olur…
Elbette okul, bu azmettirici hücumuna karşı eli kolu bağlı değildir. “Battı çocuk yan gider!” demeyen eğitimciler matematik, fizik formülleri yanında pedagojik formüllerle bu problemi çözmeye azmedebilirler. Tamamen yapılamayanın tamamı terk edilmez. Samimiyet iksiri bu formulasyonda ana maddedir. Tabii kendi dertlerinden boşa çıkabilirler ise…
Asıl okul evdir. Dolayısıyla anne ve baba günümüzde hayli zenginleşmiş bulunan aile kütüphanesini okumalıdır. Yani “anne-baba eğitimi, çocuk eğitimi, çocuk psikolojisi” gibi kitapların hayata geçirilmesi ile meselenin doğal çözümleri bulunabilir. Okuyan ebeveyn, çocuğuna okuma sevgisini de tabii yoldan aşılamış olur.
5-Meselenin Diğer “Baba” Boyutu
Mafya babaları yani… Medyanın en çok eleştiri aldığı şu “mafyaya özendirme” konusu yanlış olmasa da eksiktir. Evet, mafya babası Polat Alemdar dizide, adamlarına “mafya olmamak, düzenli, sıradan bir insan olmak” konulu öğütler veriyordu… Bu, dizi içine serpiştirilmiş “günah çıkarma ayinleri” nin beyhude oluşunu ispatlamak hiç zor değil. Neden mi?
Kim kendisini nasihat dinleyen mafya adamı yerine koyuyor ki? Kim katledilen mafya üyeleri ile empati yapıyor ki? Emin olun %99 umuz, kendimizi görmüş geçirmiş öğüt veren mafya babası yerine koyuyor ve yola öylece devam ediyoruz…
Depremlerde enkaz altında kalanlar yerine koyuyor muyuz kendimizi? Trafik kazasında kurtulan değil de can veren hanesine ismimizi yazdık mı hiç? Kendimizi potansiyel gırtlak kanseri olarak görüp sigaraya veda edebiliyor muyuz?
Sevdiği karakterlerden mikrop kapar gibi davranış kapan zayıf bünyeli çocukları anlayabiliriz o zaman… Medya, bir maymuncuk gibi suça açılan tüm kapıları açma gücünü haizdir. Sana arkadaşını sorduğumda bana “medya” cevabını veriyorsan, arkadaşın ile aynı akibete yuvarlandığını söylemek kehanet değildir.
Medya veya onun vazifesini gören “sabık avanesi, sabıkalı selefleri” ancak tersinden okunduğunda faydalı bir seyrangahtır.
6-Bebeklikten Kelebekliğe Çocuk Suçluluğu
Kelebek son zamana kadar sempatik bir kuşçuktu benim için… Gel gör ki iki konuda ismi geçmiş ve nice vahametleri hatırlatır olmuştu bana…
Birincisi “kelebek etkisi” … Kaos teorisi… Yani Amazon ormanlarında bir kelebek kanat çırpsa, bu Amerika kıyılarında bir tayfun sebebi olabilirmiş. Ufacık bir fiil ve silsile ve zaman ile felaketi netice veren bir etki.
İkincisi ise kelebeklerin “ateşi ışık sanıp yanmaya koşmaları”. İşte, yukarıda “aile, anne, baba, okul, medya” gibi faktörlerin sebep olabileceği bir etki, “kelebek etkisi” olabilir ve çocuk , “aydınlık” diye koştuğu yerde “fırın” a girebilir. İçinde bulunduğu yaşlar, kelebek etkisine müsait olduğu gibi, içinde bulunduğu duygu ortamı da ateşi ışık zannettiren cinstendir.
Sevgide ufak bir kusur, ekranda kısa bir görüntü, okulda yanlış bir tanışma ve saire…
7-Polis Ne Yapabilir?
Polisin yapabileceği en başta kendi çocuklarını doğru dürüst yetiştirmektir. Yoksa suça karışmış bir çocuğa dair yapabileceği “nadirat” sınıfına girer.
Suçlunun “içeride” yani hapiste veya gözaltında olmasını, “işlediği fiile” değil “yakalanma gafleti” ne bağladığı bir otokontrol (!) atmosferinde, kısa yoldan zengin olmanın cazip olduğu, normal yoldan ilerlemenin “kazib” (yalancı) geldiği bir demde, polise düşen, kendi evinin içini temizlemektir. Zaten evinde kazanacağı donanım, mesleğine ister istemez yansıyacak ve “yapabilirlik dairesini” o zaman keşfedebilecektir…Yani önce “olmalı”, sonra “oldurmalı” dır…
Elbette işbirliği ile mükellef organizasyonlar da sonuç vermeye müsaittir. Ama biz bataklığı kurutmaktan ve balık tutmayı öğrenmekten söz ediyoruz.
Şayet, meseleyi ilgili kuruluşlara ve ilgisiz insanlara havale edeceksek, bir sokak çocuğunun veya bir lise öğrencisinin bizi bıçağı ile Allah’a havale etmesini Türkiye sınırları içersinde daha kolay hale getiririz…